81. Venedik Film Festivali, 28 Ağustos gecesi gerçekleşen açılış töreniyle 7 Eylül’e kadar devam edecek yolculuğunu başlattı. 11 gün boyunca dünyanın dört bir yanından dikkat çekici filmleri sinemaseverlerle buluşturacak olan festival, her yıl olduğu gibi bu yıl da merakla beklenen pek çok filmin ilk gösterimine sahne olacak. Dolayısıyla Venedik, önümüzdeki aylarda, özellikle de ödül sezonunda sıkça anacağımız filmlere dair ilk yorumları da duyduğumuz yer olacak. Nitekim daha şimdiden gösterimi gerçekleşen yapımlara dair ilk eleştiriler yayınlanmaya başladı. Biz de Indiewire, The Film Stage, ScreenDaily, Little White Lies gibi saygın mecralarda yayınlanan eleştirileri tarayarak, bu yapımların eleştirmenlerden nasıl yorumlar aldığını derledik. Venedik Film Festivali boyunca sürdüreceğimiz “Eleştirmenler Ne Diyor” serimizin üçüncü sayısında, Pedro Almodóvar‘ın merakla beklenen yeni filmi The Room Next Door ve Luca Guadagnino (Call Me by Your Name, Challengers) imzalı Queer var.
Venedik’te Eleştirmenler Ne Diyor #3: “The Room Next Door” & “Queer”
The Room Next Door (Yön: Pedro Almodóvar)
MetaCritic Puanı: 70 / Rotten Tomatoes Yüzdesi: 95
Pedro Almodóvar’ın İngilizce çektiği ilk uzun metrajlısı olan The Room Next Door’un başrollerinde Tilda Swinton ve Julianne Moore yer alıyor. Sigrid Nunez’in What Are You Going Through adlı romanının bir uyarlaması olan filmde, Tilda Swinton ve Julianna Moore, uzun süredir görüşmeseler de yakın dost olan iki kadını canlandırıyor. Bunlardan biri yaşamını sonlandırma kararı alınca, ikisi arasında yıllar sonra yeniden güçlenen bağ test ediliyor. Filme gelen ilk yorumlar, Almodóvar ölümle yüzleşme konusunu etkileyici bir canlılıkla ele aldığını ama İspanyolcadan İngilizceye geçişte, yönetmenin filmlerindeki ruhun biraz kaybolduğunu gösteriyor.
Richard Lawson / Vanity Fair (80):
“Almodóvar’ın İngilizce çektiği ilk uzun metrajlısı, ona, tarzına çok uygun olan bu iki müthiş oyuncuyla çalışma fırsatı sunuyor. Ancak İspanyolca’dan uzaklaşmanın getirdiği birtakım zorluklar da var. The Room Next Door’daki dilin çoğu yapmacık ve aşırı resmi. Karakterler, günlük konuşmalarda kullanılan argo ve kinayelerden uzak, resmi bir dille konuşuyorlar. Fikirleri hayal güçlerinden doğmaktan ziyade bir sayfadan çıkmış gibi görünüyor.
Tüm bunlara alışmak biraz zaman alıyor. Ama bir kez filmin tuhaf temposuna alışınca, The Room Next Door içinize işliyor ve sizi sıkıca kavrıyor. Her ne kadar tutuk bir şekilde konuşuyor olsalar da söyledikleri şeyler anlamlı ve evrensel.”
Rafa Sales Ross / The Playlist (50)
“The Room Next Door’un bir Pedro Almodóvar filmi olduğu çok açık. Film, Tilda Swinton’ın Martha’sı ve Julianne Moore’un Ingrid’i gibi güçlü kadın kahramanlara ve Alberto Iglesias’ın canlı melodramatik müziği eşliğinde sunulan, parlak kırmızılar ve yeşillerin yoğun olarak kullanıldığı, çarpıcı bir renk paletine sahip. Ama Almodóvar’ın bu filminde yine de tam olarak yerine oturmayan bir şeyler var; Bir hikâyeyi Almodóvarvari yapan her şeyi taklit eden, ama özünü tamamen es geçen bir dram.”
Jonathan Romney / ScreenDaily (80):
“Almodóvar son dönem işlerinde, özellikle Julieta ve Pain and Glory’de fanilik, hafıza ve pişmanlık üzerine bolca kafa yordu; Yeni filmi de hem tematik hem de biçimsel olarak bu filmlerle çarpıcı paralellikler taşıyor. Fakat, hayatın son dönemlerindeki yorgunluğa, merakın ve zevkin kaybına dair bir hikâye anlatıyor olsa da The Room Next Door, bıkkınlığa karşı meydan okuyan bir darbe indiriyor ve yönetmen açısından yeni bir bölgeye açılıyor.
Yönetmenin son yıllardaki hayal kırıklıklarının ardından gelen ilk İngilizce uzun metrajlısı, hem kısa metraj western’i Strange Way ff Life’a kıyasla büyük bir sıçrama, hem de diline rağmen tam bir Almodovar filmi.”
Ryan Lattanzio / IndieWire (58)
“The Room Next Door kasıtlı olmayan bir şekilde ölçülü, görkemli olması gereken yerde yapmacık ve donuk; Sanki İspanyol auteur kendi hassasiyetlerini ve senaryosunu doğrudan İngilizce’ye aktarmış da çift dil konuşan bir edebiyat çevirmeninin metne katacağı nüanslardan yoksun bir şekilde Avrupa’dan Amerika’ya getirmiş gibi hissettiriyor. Julianne Moore ve Tilda Swinton, yeniden bir araya gelen eski arkadaşları canlandırırken, sanki farklı filmlerdeymiş gibi hareket ediyor ve konuşuyorlar.”
(…)
“Günün sonunda The Room Next Door, Almodóvar’ın İngilizce dilinde başarmaya çalıştığı şeyin henüz tam olarak oturmamış bir başka beta testi gibi görünüyor.”
Queer (Yön: Luca Guadagnino)
MetaCritic Puanı: 73 / Rotten Tomatoes Yüzdesi: 75
William S. Burroughs’un aynı adlı kısa romanından uyarlanan Queer, Luca Guadanino (Call Me by Your Name, Challengers)’nun imzasını taşyıor. Filmde Daniel Craig, Mekisaka’da yaşayan bir Amerikalı olan Lee’ye hayat veriyor. Orada Allerton adlı bir gençle tanışan Lee, kapıldığı bu genç adamın peşine düşüyor. Queer’in MetaCritic’in puanı, filmin genel olarak ortalama üstü puanlar aldığını düşündürebilir ama aslında film eleştirmenleri ikiye bölmüş durumda. Queer seveni olduğu kadar sevmeyeni da olan bir film. Bazıları filme övgüler dizerken, bazıları da filmi ciddi şekilde sorunlu bulduğunu söylüyor.
Leonardo Goi / The Film Stage (42):
“Pislik nerede? (…) Queer, 1940’ların sonunda, Wiiliam S. Burroughs’un afyon bağımlılığına dair anılarını anlattığı ilk romanı Junkie’nin bir uzantısı olarak yazılmıştı. Junkie gibi Queer de groteskten ya da iğrençlikten kaçınmıyordu. Burroughs romanın önsözünde, kitabı yazarken yaşadığı Meksika’yı şöyle anlatıryordu: ‘Temel olarak iki bin yıllık hastalık, yoksulluk, aşağılanma, aptallık, kölelik, vahşet ve hem ruhsal hem de fiziksel terörizmi yansıtan Oryantal bir kültür’. Burroghs’a göre burası ‘uğursuz, kasvetli, kaotik ve rüyadan fırlamış gibi duran bir kaosa sahip’ bir yerdi. Venedik’e giderken Queer’i tekrar okuduğumda, pis kokusunun ve kirinin keskinliği karşısında hayrete düştüm; O kadar yaygın ve ikna ediciydi ki tenimde biriken pisliği hissedebiliyordum.
Roman ne kadar kirliyse, Guadagnino’nun uyarlaması da bir o kadar antiseptik. Sorun karakterlerin pisliğe ve kendilerini yok etmeye karşı bağışıklık kazanmış olmaları değil. Sorun, Justin Kuritzkes’in senaryosu üzerinden ilerleyen yönetmenin tamamen farklı bir düzlemde hareket etmesi; Pislik gerçek gibi görünmüyor da hissettirmiyor da. Aynısı karakterlerinin duyguları için de geçerli. Adil olmak gerekirse, Queer bu yapaylığını gizlemiyor. Mexico City hiçbir zaman adıyla anılmıyor ve Stefano Baisi’nin prodüksiyon tasarımı, Lee’nin girip çıktığı odaları oluşturmak için mat tablolardan ve film platolarından bolca faydalanıyor.”
Damon Wise / Deadline:
“Daniel Craig, Luca Guadagnino’nun bu olağanüstü uyarlamasında yazar William S. Burroughs’un sardonik ruhunu kusursuz şekilde yansıtıyor.”
(…)
“Guadagnino ve Craig bu filmde, David Cronenberg’in yapamadığını yaparak, kedilerle vakit geçirmeyi tercih etmesi insan düşmanlığı olarak yorumlanan bir adamı yeniden insanlaştırmayı başarıyorlar. Burroughs konuşmadan iletişim kurmak istiyordu; Guadagnino bu son derece zeki filmle onun yerine bunu yapıyor ve Ağustos 1997’de 83 yaşında ölmeden önce günlüğüne yazdığı son sözleri büyüleyici görsellere dönüştürüyor: ‘Aşk mı? O da ne? Var olan en doğal ağrı kesici. AŞK.”
Marshall Shaffer / The Playlist (75):
“Queer, sarsak ve tutarsız hissettiriyor ama hiçbir zaman seyretmesi büyüleyici olmaktan geri kalmıyor. Guadagnino’nun filmine adını veren o kimlik gibi bu deneyim de anlaşılması zor, sürükleyici ve çelişkilerle dolu. Aynı anda hem çok yönlü hem basit, hem karmaşık hem de yalın. Guadagnino’nun, Baz Luhrmann’dan David Lynch’e uzanan geniş bir yelpazeden esinlendiği film, görsel açıdan oldukça zengin. Ama Daniel Craig’in canlandırdığı orta yaşlı William Lee ile Drew Starkey’in canlandırdığı genç öğrenci Eugene Allerton arasındaki tanımlanamayan ilişkinin dolambaçlı yolunu çizerken, anlatı bakımından pek çok yerde durgunluk da yaşıyor.”
David Rooney / The Hollywood Reporter (100):
“Kuirliği, duygusallığı ve romantik sarhoşluğun değişken dünyasını keşfetmek için Guadagnino’dan daha ideal bir yönetmen düşünmek zor ve Daniel Craig’de kendisine mükemmel bir yol arkadaşı bulmuş. Rengarenk duygusallığı katıksız bir açlıkla dengeleyerek büyüleyici bir performans sergileyen aktör, Eugene (Drew Starkey) elinden kaçtıkça soğukkanlılık kalkanı parçalanan ve filmin sonunda adeta bir hayalete dönüşen Lee’yi büyüleyici bir anlatıcıya dönüştürüyor.”
Hannah Strong / Little White Lies:
“Guadagnino’nun önceki filmlerine kıyasla daha az anlaşılır ve icrasında kesinlikle daha belirsiz bir film; Ama belki de bu Burroughs’un düzensiz, absürt ve güvenilmez çalışmalarının ruhuna uygundur. Burroughs büyüye inanırdı; Queer’i izlerken içten içe Guadagnino’nun da buna inandığını hissediyorsunuz.”